

Hayat bize verilmiş uzun bir yolculuk gibi görünüyor. Fakat hiç kimse bu yolculukta ne kadar kalacağını bilmiyor. “Ömür sermayesi” dediğimiz, bize tanınan süre; dünyaya geldiğimiz ilk günden itibaren azalarak sona doğru ilerliyor.
Telafisi ve geri dönüşü olmayan zaman, bir cellad gibi hepimizi kovalıyor, ta ki bizi yakalayıp toprağa katıncaya kadar…
İmtihan için gönderildiğimiz bu dünyada, yarının kıyamet olduğu bilinciyle ne kadar hareket ediyoruz?
Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi mi yaşıyoruz?
Ev, eşya, çocuk, çevre, makam, şan ve şöhret… Bütün bunlar bizi ebedî olan dünyamızın hazırlığını yapmaktan alıkoyuyor mu?
Dünyada kim, varlığının farkına varmak için kendine dönüp “Ben bu dünyada ne için varım? Bana verilen vazife nedir?” diye soruyor?
Dünyadaki varlık amacını unutmuş, seküler bir hayatı benimsemiş; sadece nefsini ve etrafını tatmin etmek için yaşayan insanın hâli ne acıdır. Sanki bir akıl hastalığına tutulmuşçasına gerçeklere, hakikate gözlerini kapatmış bir çaresizlik içinde…
Ahireti unutup sadece dünya için çalışan kişinin durumu, asıl yurduna dönmek için yolculuğa çıkan; fakat konaklama yerini beğenip burada kendisine kalıcı bir hayat kurmaya çalışan cahilin durumuna benzer.
Kimileri onu görünce, “Deli mi bu? Buraya çadır kurmuş, kendi kendine çabalıyor.” deyip gülüp geçerken; akıl sahipleri onu uyarır:
“Yanlış yapıyorsun kardeşim. Burası geçici bir yer. İstesen de burada ebedî kalamazsın.”
İşte dünya da böyledir.
Ne kadar seversek sevelim, ne kadar bağlanırsak bağlanalım, burada ebedî kalamayacağız. Bize tanınan süre bir gün mutlaka bitecek.
Fakat bugün hâlâ vaktimiz var.
O hâlde kimin elinden ne geliyorsa, küçücük gördüğümüz, en iyi yapabildiğimiz ve farkına varabildiğimiz bütün hayırlara sarılmalı; yalnızca Allah rızası için gayret ve çaba göstermeliyiz.
Kim bilir, belki de bizi ateşten koruyacak, cennete ulaştıracak olan şey; küçücük gördüğümüz bir hayırdır.
Rabbimiz, kitabında insanın başıboş yaratılmadığını ve yaptıklarının karşılığını göreceğini hatırlatır. Öyleyse bize düşen, ömrümüzü sadece tüketmek değil; Allah’ın rızası doğrultusunda yaşamaktır.
Ankebût Suresi 7. ayeti kerimede Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“İman edip salih ameller işleyenlerin kötülüklerini elbette örteriz ve onları yaptıklarının en güzeli ile ödüllendiririz.”
Şunu hiç unutmayalım:
İyiliğin faydası, iyilik yapılana ulaşmadan önce onu yapana ulaşır.
Bizim hayra ve iyiliğe ihtiyacımız var. Yaptığımız iyilikler, insanlara sunduğumuz birer lütuf değil; aslında kendimiz için hazırladığımız birer mükâfattır.
Bugün Rabbimizin huzuruna çıkacak olsak, heybemizden hangi amelimizi çıkarıp sunardık?
“Evet Rabbim, bunu Senin için yaptım. İçerisinde hiçbir enaniyet, dünya menfaati ve çıkar yoktu. Sadece Senin rızanı gözeterek yaptım.” diyebileceğimiz kaç amelimiz var?
Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeli, heybemize neler koyduğumuza iyi bakmalıyız.
Çünkü dünya geçici, fakat Allah’ın rızasını taşıyan bir amel kalıcıdır.
Öyleyse iyiliği ertelemeyelim. Salih amele tutunalım. Çünkü yarın elimizde olmayan, bugün sahip olduğumuz fırsatlardır.
Belki sağlık…
Belki para…
Belki zaman…
Her ne ise, bugün sahip olduğumuz nimetlerin her biri bizim için birer imtihandır. Yarın elimizden çıktığında artık bir anlamı kalmayabilir.
Öyleyse bugün elimizde olanı yarına bırakmayalım.
Bir gönle dokunabiliyorsak dokunalım. Bir ihtiyaç sahibinin elinden tutabiliyorsak tutalım. Bir yetimin yüzünü güldürebiliyorsak güldürelim. Bir iyiliğe vesile olabiliyorsak olalım.
Çünkü bilmiyoruz…
Belki de küçücük gördüğümüz bir iyilik, yarın bizim kurtuluşumuza vesile olacak.
Unutmayalım ki dünyada bıraktığımız iz değil, Allah katında kabul gören amel bizim asıl kazancımızdır.
Ve bir gün bu geçici yolculuk sona erdiğinde, yanımızda ne evimiz, ne eşyamız, ne makamımız, ne de şöhretimiz olacak.
Yanımızda yalnızca imanımız, niyetimiz ve salih amellerimiz olacak.
Öyleyse asıl yolculuk için bugünden hazırlanalım. Ömür sermayemizi tüketmeden, onu ebediyet için yatırıma dönüştürelim.
Yazar: Ayşe BAĞCI